
Bütünleşik Pazarlama İletişimi. Son zamanların en yüksek rating'li cümlesi bu olsa gerek. IMC yani Integrated Marketing Communications ile tüm pazarlama profesyonellerinin katıldığı toplantıların rutin havası birden bire değişti. Her ne kadar IMC, pazarlamanın yeni medyumlar sayesinde daha komplike ve zaptedilemez bir hale gelmesinin neticesinde yıllar öncesinden şekillenmiş ve idare edilmeye çalışılan bir tanım olsa da bunu gerçekleştirmek çok da kolay olmuyor.
Markaların pazarlama iletişimleri; promosyonları, satış noktaları, mesajları, iletişim kaynakları, reklamları vs. bir yana dursun, teknolojinin de sınırsız imkanlarını kullanarak ne kadar çok "görünür" olursak o kadar çok potansiyel tüketici elde ederiz fikriyle kurulduğu için bütünleşik pazarlama iletişimi (IMC), özüne ters düşmekte. Oysa hedef kitle hazır mass medyadan sıkılmışken çok kanallı iletişimle tüketicinin ilgisini çekmek her ne şekilde olursa olsun cezbedici ve hatta biraz da kolay görünmekte. Düşünsenize, henüz iPad ile oynamaktan sıkılmamış bir kullanıcı grubuna, sevdiği arabanın 3 boyutlu oyununu oynama fırsatı tanıyorsunuz. Hangi reklam kanalı için interaktivite bu kadar yoğun ve merceklenmiş olabilir ki?
Ancak trenin raydan çıkması da hızına bağlı olarak kolaylaşabiliyor. IMC, ciddi hedef kitle araştırmaları ve kullanılacak enstrümanların iyi belirlenmesiyle başarıya ulaşabilecek bir sistem. Bir markanın, ben basılı yayın organlarını kullandığım gibi TV ve diğer yüksek erişimli konvensiyonel pazarlama organlarını kullanacağım, hatta bununla da yetinmeyeceğim, direkt marketing ile hedef kitlemi raf başında vuracağım, online pazarlama yapacağım, alternatif kanal için de kimsenin aklına gelmeyen projeler ile şimdiye kadar hiç verilmemiş avantajları tüketicinin ayaklarının altına sereceğim demesi çok normal. Inbounds marketing artık yerini yavaş yavaş outbounds'a bırakırken her marka farklılaşmak ve tüketiciye ulaşmak için değişik ve etkili yollar arıyor. Frekanslar artıyor. Maaliyetler yükselirken filtrelerin seçenekleri de çoğalıyor. İletişim gücümüz arttıkça, daha doğrusu sosyal iletişimimiz ölüp, yerini arada aracı aygıtlara bıraktıkça markaların bizi tek başına yakalamaları kolaylaşıyor. Yine de göz ardı edilen bir nokta var; marka burada ne söylüyor?
Her markanın bir tonu var. İyi markaların ses tonu her noktadan aynı duyulmak zorunda. Günümüzde pek çok marka birden fazla ajansla çalışıyor. Elbette bu, pazarlama yöntemlerinin 10 sene içerisinde ayrı ayrı profesyonellikler ve iş gücüne ihtiyaç duymaya başlamasıyla da alakalı. Bu bilinç içerisinde hareket eden markalar, farklı mecralar için değişik ajanslarla, hatta bazen aynı proje için birden fazla rakip ajansla görüşerek fikir ve proje çeşitliliği elde etmek istemektedirler. Bu çeşitliliğin doğru ve etkili bir şekilde geri dönüş sağlayabilmesi için harmoninin kaybedilmemesi gerekir. Özellikle online projelerin ve sosyal medya tavırlarının genel imajından çok uzak durduğunu söyleyebileceğimiz markaların sayısı oldukça yüksek. Bazı pazarlama profesyonellerine göre markanın sesi, farklı mecralarda farklı tonlarda duyulabilir. Bunda bir yanlışlık yoktur. Bana göre ise bu tamamıyla bakış açısıyla alakalıdır. Tek yönlü iletişim yerine farklı segmentlerdeki potansiyel tüketici, mevcut tüketici, rakip tüketici ve diğer katmanlardaki tüketici profilleri için birbirinden bağımsız iletişimlerde bulunmak doğrudur. Ancak bunu gerçekleştirirken, aynı pazardaki birbirinden farklı oyuncuların çalışmaları gibi olmaması gerektiği bir gerçektir.
IMC tam anlamıyla, markaların bu çeşitlilik içerisinde detone olmadan, kafa karışıklığı yaşamadan ve daha da önemlisi yaşatmadan sağ salim yoluna devam etmesini sağlamaktır. Peki bunu nasıl başarıyor IMC? Bir sihirli değnek olmadığı kesin. IMC aslında yeni bir olgudan çok hep var olan bazı bilgilerin farkındalığına dayanan bir disiplin. Pazarlamada yeni bir şey yok. Yapılması gereken tek şey doğru saptamalar ile ihtiyaçların ve kitlelerin gerçeğe yakın tanımlanması. Bütün satış ve marketing dinamiklerini doğru şekilde kullanmak zordur. Marka ele avuca sığmayan yaramaz bir çocuk gibi kimin elinde şeker varsa o tarafa doğru gitmeye meyillidir. En başından itibaren neyi yapması ve yapamamsı gerektiğini bilirse sizin sözünüzü dinleyecektir. Promosyon ve reklam için bir markanın kazanması gereken çok savaş var... IMC ise bütün orduları uyum içinde yönetebilen güçlü bir generaldir.

Geçtiğimiz Kasım ayı içerisinde CNN International'ın yeni sloganı için Almanya'da gerçekleştirdiği çalışmayı haber yapmıştım. Bu gerilla çalışmanın detaylarına şuradaki linkten ulaşabilirsiniz.
Haber alma ve insanlara ulaşma konusunda ne kadar profesyonel olduğunu bir kez daha gösteren CNN, Go Beyond Borders (Sınırların Ötesine Geçin) haberi için yazmadan'a teşekkür etti. Bununla birlikte dünyanın her köşesinden kendileri ile ilgili haber yapan ve içerisinde çok ünlü reklam bloglarının da yer aldığı 53 sayfalık bir clipping dosyası hazırlayıp göndermişler.
Ben de bu vesileyle benimle bağlantıya geçen Hande Sönmez'e, CNN Turk'e ve CNN International'a teşekkür edip, her yönüyle mecra takibini gerçekleştirerek iletişimin en ufak yapı taşlarına kadar nasıl kusursuz bir şekilde yapılması gerektiğini gösterdikleri için tebriklerimi iletiyorum.
Pazarlamanın tek bir amacı vardır, satış! Her ne kadar bazı reklamcılar ve pazarlama danışmanları bu cümleye katılmamak için, kendi işlerinin çok daha karmaşık ve çetrefilli bir yol olduğunu anlatmak için ellerinden geleni yapsalar da dünyanın en büyük strateji uzmanları, pazarlama ustaları ve reklam duayenleri bu kısa formülü çoktan kabul etmiş durumdalar.
Reklamcılığın kurallar çerçevesinde toplanıp ciddi bir sektör halini aldığı 20. y.y.'nin başlarından bu yana çok fazla devrim yaşanmadığı bir gerçek. En azından hedefler hep aynıydı... Daha fazla insana ulaşmak için izlenen yöntemler hep farklı olsa da reklam dünyasının tıkır tıkır işleyen mekanizması hep aynı çarklardan oluşuyordu. 1970'li yıllara kadar evrimini sürdürürken hedef kitleyi etkilemek ve sadık müşteri kazanmaya çalışmaktan çok pazarı besleyip tüketiciyi eğitmeyi benimseyen pazarlama dünyasının ciddi anlamda bir değişikliğe ihtiyacı olduğu ortadaydı. Tozlu Dergi İlanları adıyla yayınladığım bir başka yazımda verdiğim o dönemlere ait ilan çalışmalarından bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Değişiklik ihtiyacı markalar tarafından da gözlemlenmiş olacak ki 70'li yıllara geldiğimizde tanıtım bütçelerinin farklı kanallar vazifesiyle kullanılmak üzere projelere yönlendirildiğini görebiliyoruz. Ancak ne yazık ki küçük çaplı markalar rekabetin çok para harcayıp, kitlesel medyanın sık frekanslarla kullanılmasına dayanan bir yarışta tutunamıyordu. Aynı şekilde dev şirketler de konumlarını kaybetmemek ya da liderliğe oynamak için sadece daha fazla "reklam" vermekten başka bir çıkar yol bulamıyordu. Rekabetin kızışması, sektörlerin ve pazarı oluşturan markaların sayısının artması, bunu müteakip geleneksel pazarlama yöntemleriyle yapılan reklam çalışmalarının her defasında daha fazla paraya ihtiyaç duyması en nihayetinde beklenen devrimin gerçekleşmesini sağladı. 1984 yılında Jay Conrad Levinson'un yayınladığı Guerilla Marketing kitabıyla bir anda tüm sektör canlandı.
Pazarlamanın doğurduğu bu yeni çocuk hem markalara hem de reklamcılara duymak istediklerini söylüyordu. Gerilla pazarlamaya göre, konvensiyonel pazarlama araçları ve yöntemleri için çuvallar dolusu para harcamak yerine, görenlerin her yerde bahsedeceği, tecrübe edenlerin bir kere daha dahil olmak isteyeceği, eğlendirici, agresif, zıpır, akılda kalıcı yaratıcı uygulamalar ile daha düşük bütçeyle daha etkili geri dönüşler almak mümkündür. Gerilla pazarlama terimi henüz piyasada yankılanmaya başlamışken pek çok büyük şirket bu yöntemi kullanmaya başlamıştı bile. Marlboro, Adidas, Dr Pepper vb gibi büyük firmalar gerilla çalışmalarında kayda değer işler çıkaran ilk markalar olmuştur.
Ancak gerilla pazarlamanın Jay Levinson'un elinden çıkarkenki tanımı bu durumla tamamen tezat oluşturuyordu. Pek bilinmese de "Guerilla Marketing" kitabı ve bu terim tamamıyla büyük markalara karşı açılan bir savaşı ifade etmektedir. GMarketing, düşük bütçeleriyle asla pazarın en üstündeki şirketlerle boy ölçüşemeyecek küçük markaların sahip olabilecekleri eşsiz bir imkan ve eşitliği sağlama fırsatı olarak yaratılmış olsa da ne yazık ki mahiyetindeki bu ulvi anlamını çok kısa sürede yitirmiş ve yine büyük şirketlerin rahatlıkla ve çok fazla para harcayarak istediklerini elde ettikleri bir oyuncak halini almıştır.
Elbette yaratıcılık söz konusu olduğu için hiçbir zaman küçük çaplı markaların devlerle olan savaşında muhakkak mağlubiyet yaşayacağını söyleyemeyiz. Bana göre şartlar hala aynı. Özellikle şimdi bütünleşik pazarlama iletişimi kavramı dahilinde sık sık tanık olduğumuz o muazzam projeler ve kampanyalar sayesinde çok küçük bütçeler tartışmasız şekilde memnun edici bir ROI ile reklam verenleri ve tüketiciyi istediği noktaya taşımaktadır.
Ancak ne yazık ki pek çok firma hala bu eşit şartlarda mücadele şansını değerlendirmeyi düşünmemekte. Belki ciddi anlamda bilgilendirici ya da yönlendirici bir kaynağa rastlamadıklarından ya da iyi örneklerini çok fazla göremediklerinden olsa gerek ülkemizde gerilla pazarlama hala bir üvey evlat gözüyle değerlendiriliyor. Bunun yanı sıra örümcek ağları tarafından örülmüş kapısından içeri kimsenin girmek istemediği mağaraların derinliklerinde işleyen çürümüş bir sistem de ışığı görmemize engel oluyor. Geleneksel reklam ajansları, medya satın alma şirketleri ve oturmuş pazarlama enstrümanlarını kullanarak para kazanan tüm mecralar yeni olana sürekli karşı duruyor. Birileri tarafından ellerinden geldiğince mass media'ya yönlendirme yapılırken bazı şeylerin daha kaliteli ve verimli olmasını beklemek mümkün değildir. Bunun yanı sıra ileri görüş ve bakış açısı terimlerini sadece bulmacalardan tanıyan marka yöneticilerinin "ödlek" tavırları, dünyanın geri kalanının kabullendiği "agresif marketing" anlayışına bir türlü giriş yapamayan ürün yöneticileri ve firma sahiplerinin izlediği yöntemler ve çıkan her işi "bu olmamış, markaya ters, buna uygun değil, ben olsam..." yorumlarıyla çirkinleyen çok bilmişlerin olumsuzlukları olduğu sürece pazarlama - reklam dünyasında ilerlemek çamurda debelenmekten başka bir şey değildir.
Satışları arttırmaya çalışıyoruz. El birliğiyle her şeyi tüketmek için eşsiz bir çaba içerisindeyiz. Hem markalar, hem reklamcılar hem de tüketiciler olarak her şeyi daha fazla kullanmak peşindeyiz. Bütün bu kampanyalar, reklam çalışmaları ve projeler tek bir amaca hizmet ediyor; tüketim toplumunu beslemeye.
Bu besin zincirinde açığa çıkan her kademede yeni ve parlak fikirler üretmek markaları bir basamak yukarıya taşımakta. Pazarlama teknikleriyle "mor inek" sürülerine sahip olan büyükler için kampanyalar vazgeçilmez bir satış stratejisidir. Yüzyıllardan beri kullanılan bu yöntem sayesinde hem üreticiler hem de tüketiciler kazandı. Yeni çağın pazarlama dünyasında yer edinen pek çok dinamik için tüketici ile iletişim kurmak bir zorunluluk. Bu kapsamda kampanyaların şimdiki içerikleri ve işleyiş modelleri daha 10 yıl önceki muadillerinden bile çok farklı.
Rekabetin sert koşulları markaların benzersiz kampanyalar yaratmasına, bundle'lar ile daha fazlasını vaadetmesine, tüketiciyle duygusal iletişim kurup sadakat kazandırmasına sebep oluyor. "1 alana 1 bedava", "Şunu alana bunu veriyoruz" sistemleri, o markayı seçtiği için müşteriyi ödüllendirme esasına dayanan temel kampanyalarken, günümüzde aynı esasa dayanan ancak uzun hesaplamalar sonucunda yaratılan çok yönlü projeler halini almıştır.
Artık kampanya denince aklımıza basit bir "hediye" kılıfından çok gündemi takip eden, gerçekten işe yarayan, hedef kitleyi tam anlamıyla tanıyan, keyifli ve nitelikli reklam çalışmaları geliyor. Kaldı ki aynı pazarı paylaşan rakip firmalar için öne geçmenin yegane yolu da kampanya döneminde cazip tekliflerde bulunmaktan ve markanın adından daha çok söz ettirmekten geçiyor.
Bu çalışmaların hedeflediği kazanımlardan bir diğeri de profil havuzu oluşturmak. Dikkat edilirse "hype" için yapılmış gibi görünen işlerde bile artık tüketiciler internet ortamına yönlendirilmeye çalışılıyor. Sadece internet değil, mobil entegrasyonlar ya da direkt posta modellerini de içeren pek çok kampanyaya tanık oluyoruz.
Bütün bunları sağlayabilmek için yeni tüketici alışkanlıklarına sahip bilinçli tüketiciyi kampanyaya bağlayabilmek için kullanılan havuçlar da yaratıcılık sınırlarını zorlamaya başladı. Özellikle rakip firmaların arasındaki yarış artık sadece bir "kampanya" adıyla başarıya ulaştırılabilecek bir platform değil, bunu görebiliyoruz. Bunu bilen ve gören markalar farklı uygulamalar ve bütünleşik pazarlama iletişimi ile farklılaşmak için kaynaklarını kullanıyorlar. Online ve offline ortamlarda endamını gösteren bütün yaratıcı işlerde tüketicinin hoşuna gidecek bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyorlar.
Mesela bir cips firması yakında duyuracağı yeni aromalı ürünü için tüketicisini ve hatta büyük bir potansiyel müşteri kitlesini çok keyifli bir yarışma içerisine çekiyor. İnternette sürdürülen bu yarışma neticesinde kazanan tüketici satışlardan hisse kazanacak. İşte bu bir mor havuçtur. Bu projenin bir benzeri yanılmıyorsam İngiltere'de başka bir marka için gerçekleştirilmişti. Yine aynı şekilde tüketicilerden bir aroma yaratmaları istenmişti. Bizdeki kampanyada nasıldır bilemem ama yabancı benzerindeki proje aslında bir danışıklı dövüş misali önceden firma tarafından belirlenen aromanın tanıtımı için düşünülmüş zekice bir kampanya şeklindeydi. Burada etik olarak bir yanlışı sorgulamak yerine zekice düzenlenmiş bu harika kampanyayı tebrik etmek isterim. Viral videoları, outdoor işleri, sosyal medya kullanımı ve yarattığı WOM ile baştan sona "çalışan" bir kampanya...
Markaların artık her işinde gerilla pazarlama ve viral çıkarları gözetmesi çok büyük bir keyif. Artık "kontör" hediye etmenin daha keyifli yolları olduğunu keşfetmeleri de ayrı bir mutluluk. Bu büyük yarış içerisinde tüketici olarak bizlerin daha kazançlı çıkacağı da bir gerçek.
Çok yakında sadece "mor havuçlu kampanya" yaratan ajansların markalar tarafından en çok ziyaret edilen mekanlar olacağından hiç kuşkum yok.
Bir süredir yakın çevremden Viral Pazarlama ile ilgili olarak düşüncelerini soruyorum. Özellikle reklamcılık sektöründen olan bu arkadaşlar elbette çok olumlu şeyler söylerken bununla birlikte bazı konularda genel sıkıntılardan da bahsetmeyi ihmal etmiyorlar. Özellikle Viral Pazarlama'nın ülkemizde çoğunlukla Viral Video olarak algılanmasından, firmaların Gerilla Pazarlama yöntemlerini henüz çok iyi anlamamış olmalarından, bütçelerin çok komik miktarlarda olmasına rağmen markalar tarafından değmez bu işe bu kadar para mantığıyla karşılanmasından herkes şikayetçi. Çoğu marka yetkilisinin "Viral pazarlama derken tam olarak neyi kastediyoruz!?" sorusuna ben de şahit oldum. Bu yakınmalara kısmen ben de katılıyorum. Ancak daha kaliteli ve uzun süreli viral etkisi yaratacak işler çıkmaya başladıkça bütün bu sorunlardan kurtulacağımıza inancım sonsuz.
Bununla birlikte bir kaç arkadaşımdan bana dair şikayetler de aldım. Artık blogumda dünyadan değişik viral gerilla çalışmaları bulup yayınlamadığımı söylüyorlar. Ben de bu yazıda bolca viral, gerilla ve ambient çalışması paylaşmayı uygun gördüm. Özellikle outdoor çalışmaları ağırlıklı olan bu derlemeden keyif alacağınızı düşünüyorum.
Yukarıda göründüğü gibi oto yıkamacısı bile olsanız, markanız için akılcı ve maliyeti düşük tanıtım yapmanız gerilla marketing ile mümkün oluyor.
Golf GTI'ın pek orijinal olmasa da uygulamada keyif veren otopark gerillası nedense bana hep çok sevimli geliyor.
Bıktıran otobüs raketi uygulamalarından. Fikir güzel ancak uygulama için daha detaylı bir çalışma olabilirmiş.
Slovakyalı hokey severlerin ellerindeki şişeler plastikten ve korna görevi görüyor. Stada cam şişeyle bira sokmak yasak olduğu için Topvar akıllıca bir taktikle fanatiklere eğlenceli bir oyuncak veriyor. Böylelikle TV yayınında bedava reklamını yapmış oluyor.
IKEA basılı işlerini seviyorum.
New Axe'ın Day&Night konsepti için hazırladığı outdoor ve basılı işleri gece/gündüz ayrımını çok zekice veriyor.
Playboy'un gerilla çalışmasında, Brezilya'nın Biri Bizi Gözetliyor (Big Brother Brazil) yarışmasındaki cesur görüntüleriyle Playboy'un dikkatini çeken ve yarışmanın ardından dergiye çıplak poz veren Michelle Costa'nın duyurusu yapılıyor. Kendinizi Biri Bizi Gözetliyor evindeymiş gibi hissedeceksiniz deniyor.
Artık "Fast Food" kavramının dayanak noktası motorlu kuryeler. "Pizza Boy" şehri dolanırken markasının tanıtımını da çeşitli ve eğlenceli yollarla onu görenlere sunuyor.
Bir sebil. Bir sünger. Harika bir gerilla. Bu kadar basit.
Kim demiş her sektör Viral Pazarlama ya da Gerilla teknikler için uygun değildir diye.
IKEA'dan beklerdim.
MasterCard'ın sevgililer gününe özel çalışması. Şimdi bazılarınız "Aaa bu o değil mi?" diyecektir. Siz sormadan söyleyeyim, yukarıdaki çalışma daha önce yapıldı. :)
Land Rover'ın acayip bir reklam anlayışı var. Birbirinden kopuk pek çok mesajı farklı mecralarda, değişik tekniklerle aynı anda sunabiliyor. Bir gün işlevsel, ertesi gün duygusal başka bir gün güvenilir oluyor. Ama bu çalışmalarının hepsiyle tek bir mesaj veriyor; biz bu işten anlıyoruz.
Koku giderici ürünler bakalım daha neler çıkartabilecek. Özellikle sakızlardan çok şey bekliyorum.
Daha önce bir yazımı Fringe'in viral tanıtım yöntemlerine ayırmıştım. Yine Dexter adlı dizinin de efsane bir kaç çalışması olmuştu. True Blood sevenler de hatırlayacaktır, tear off board çalışmasıyla etkileyici bir kitle yakalamıştı. Bunlar da sevdiğimiz bir başka dizi House'un kurnaz çalışmaları.
Fiat'ın Milan'daki gerilla çalışması. Saksı arabalar.
Amnesty International için çalışan ajnaslar boş geçmiyorlar.
Delisine MadMen. =)
Dünyanın öbür tarafına kadar giden tünel DHL kutusundan geçiyor.
Bizde de çok tartışılan bir konu bu. Tamam kar yağsın ama şehirlere yağmasın, dağlara yağsın kabul.
Uzun zamandan beri değişik tasarımlı bir bağış toplama kutusu bekliyordum. Bunu görünce tamam dedim. Konu: Batı Çin'deki kurak topraklar ve tarıma elverişsiz alanlar yüzünden susuzluk çeken insanlar. Çalışma: Bingo!
Nedense takvim çalışmalarını hiç sevmiyorum. Ama bu hoşuma gidiyor.
İsrail'den bir sosyal sorumluluk projesi. Tel-Aviv'de pek çok noktaya konan çöp kutularının ağzından önlerinde durdukları restoranların atıkları bir gurme gibi değerlendirmeye alınıyor. Sokakta aç sefil yaşayan onca insan varken, kullanılabilecek yiyecekleri atmamaya özen gösterin gibi ulvi bir görev edinmişler kendilerine.
Pazara yeni giren bütün üreticilerin ya da yeni bir ürünle sektöre ilk defa penetrasyon yapan girişimcilerin tümü bu hayalle yanıp tutuşuyordur herhalde. Düşünsenize, pazara bir ürün sokuyorsunuz, herkes bu üründen kullanmaya başlıyor ve sizden başka kimse bu ürünü -henüz- üretmiyor. Bu, koca bir göl dolusu balığı tutmak üzere elinde olta bulunan tek kişinin siz olmasıyla aynı. Mutluluk verici.
Ancak yeni nesil pazarlama şartlarında jenerik marka olmak bir kabusa dönüşebilir. Son dönemlere baktığımızda bu sorundan muzdarip markalar görmek mümkün. Bu yazıyı yazmama sebep olan marka ise UFO.
Öncelikle Ufo'nun çok kısa zaman içerisinde infrared teknolojisini kendi adıyla anılan bir sektöre çevirip takdir edilmesi gereken bir stratejiyle jenerik marka yaratmasını izledik. Hemen ardından rakipler pazara girdi. Elbette en başlarda göldeki tüm balıkları tek başına toplayan Ufo da buna hazırlıksız değildi. Frekans ve iletişim değiştirerek tüketiciye daha duygusal yaklaşmaya başladı. Hatta hemen ardından pazara çok iddialı bir giriş yapan Vecta ile kısa süreli bir savaş yaşadı.
Bir dönem her ne kadar sevimsiz ergen Havuç karakteri ile bir kampanyada ısrar etse de daha fazla uzatmadan bu sıkıntıdan uzaklaştı. Ufo'nun hedef kitle tanımını çok doğru yaptığına inanıyorum. Özellikle 2007 ve 2008 dönemindeki televizyon reklamlarıyla ve kampanyaları ile kartlarını çok doğru oynayan Ufo, 2005 itibariyle çıktığı yola lider başlayıp, lider devam etmeyi bildi.
Şimdilerde UFO jenerik marka olmanın zorluklarıyla uğraşıyor. "UFO" damgalı ürünlerin gerçek Ufo olduğunu, sahtelerinin alınmaması gerektiğini, gerçek Ufo'nun daha karlı ve güvenli olduğunu da arada geçirerek geniş kapsamlı bir Ufo algısı yaratmaya devam ediyor. Aslında bunda yanlış olan bir şey yok. Ancak pazarda jenerik olan Ufo'nun reklam kampanyalarında her nedense sanki tek güçlü, sağlıklı ve güvenli ürünü kendileri üretiyor, diğerleri tamamen sahtekar, kaçakçı, aşağılık insanlarmış gibi gösteriliyor. Evet anlarım, sen bir jenerik markasın ve bir şekilde kendini ayırıştırman gerekiyor. Zamanında Pimapen'in yaşadığı büyük sorunlarla cebelleşmemek için bunu yapmak zorundasın. Ancak bunu yaparken pazardaki tek orijinal ve kaliteli ürün seninki diğerleri "sahte" anlayışında olursan bu temiz bir ticaret olmaz.
Kendi pazarına sahip çıkmak bir marka için erdemli bir tavırdır. bunu Vecta kapışmalarında gördük. Yurtdışı reklamları bile ayrı çekilen Ufo için bunlar takdir edilmesi gereken şeyler ancak son reklamlarıyla birlikte Ufo'nun infrared teknolojide tek makul ve kıymetli marka benim siz ısrarla UFO işlemeli ürünü isteyin dersen kazanacağın tek şey antipati olur. Bu ülkede Kumtel yıllardan beri bu işlerle uğraşıyor.
Elbette Ufo'nun yurtdışı (özellikle Ukrayna) çalışmaları olsun, 2 aşamalı yürüttüğü yurtiçi çalışmaları olsun bilinirliliğini ve doğal olarak pazar payını sürekli yukarılarda tutuyor. Bir de tüm ülkede etkisini çok hızlı bir şekilde gösteren sigara yasağı ile açık hava alanlarına yönelik ısıtma çalışmalarına birden bire yüklenen işletmelerin ilk tercihleri arasında yer alıyor Ufo ve türevleri. Ne diyelim, sigara içenler üşümesin diye düşündükçe mekan sahipleri (ya da müşteri kaybetmeyelim diye mi desek) ışıklı ısıtıcı firmaları daha çok dalgalandırır bu sektörü. Böylelikle piyasa canlanır, daha çok iş imkanı sağlanmış olur belki de.
Her zaman sporun, iş dünyasının bir yansıması olduğuna inanmışımdır. Kişinin kendi gelişimini çok yönlü olarak ele alırken, fiziksel gelişimini de aynı paralellikte sürdürmesi her anlamda başarıyı hedeflediğinin bir göstergesidir benim için.
İş dünyasının tüm zorlukları ve hesaplamaları düzenli spor yapan biri için de aynen geçerlidir. Özellikle toplantılar esnasında spor yaptığı belli olan insanlara daha çok güvendiğimi farkettim. Pek doğal ki sadece üçgen vücutlu diye kimseyle körü körüne bir iş ortaklığına da girilmez. Ya da tombul diye kimsenin işleri hakkında peşin hükümde bulunulmaz. Ancak biliyorum ki aşağıda sıralayacağım sebeplerden ötürü iyi spor yapan insanlar işlerini de daha iyi yaparlar:
>> Öncelikle düzenli spor yapan insan, düzenlidir. Günü programlar, işlerini zamanında bitirir, antrenmanını zamanlar ve asla bu programdan şaşmaz.
>> Başarılı bir vücut gelişiminin aksatmadan takip edilmesi gereken uzun bir maraton olduğunu kabul eden insan, başarıya giden yolun da uzak ve sabır isteyen bir hedef olduğunu bilir. O yüzden sabırlı ve inatçıdır. Belirlediği hedeflere varana kadar yılmayan bir insan iş dünyasında aranılan bir özelliktir.
>> Her spor efor ister. Bu zorlu mücadeleye hazır olan insan iş dünyasında çıkabilecek güçlüklerle de omuz omuza mücadele vereceğini bilir... Dayanıklıdır, pes etmez.
>> En keyifli spor aktiviteleri takım oyunlarıdır. Futbol, basketbol, voleybol vb. gibi spor aktivitelerine sürekli devam eden insanlar iş hayatında da takım oyuncusu olmayı, lider olmayı, paylaşımcı ve yardımcı olmayı daha rahat çözümleyebilirler.
>> Spor aynı zamanda rekabetçidir. Bireysel sporlarda dahi insan kendisiyle yarıştığı için her zaman bir müsabık ruh içerisindedir. Bu yüzden iş dünyasında da hep gelişimci ve yarışmacıdır.
>> Her sportif aktivitenin bir de riski vardır. Koşarken düşmek, yüzerken kramp girmesi, ters bir hareketle bilek burkulması, ağır kaldırırken sakatlanmak gibi pek çok tehlike sporcuları her an yakalayabilir. Ancak bütün bunlar insana tedbirli olmayı öğretir. İş dünyasında da krizlere karşı tedbirli ve sonrasında da sakin ve bilgili olmanın önemi tartışılmaz.
>> Elbette spor yapan insanlar daha sağlıklı, mutlu, keyifli ve huzurlu olurlar. Mesleki stresten daha fazla uzaklaşmış ve kafa dinginliği sağlamış insanlar elbette daha yaratıcı olmaya müsaittir. Bunun yanı sıra pek çok sektörde çok önemli olan diğerleri üzerindeki karizma yine sportif bir vücut ile daha çabuk kurulabilir.
>> Bir de özellikle sektör reklam - pazarlama gibi kol gücüne ne zaman nerede ihtiyaç duyulacağı belli olmayan çılgın bir sektörse, spor yapanların tarafında yer almak herkes açısından sağlıklı bir karar olacaktır. :)
Dediğim gibi tüm bunların anlamı sporcu iş insanlarının diğerlerinden çok daha iyi olması değil. Ancak bir avantaj olduğu ortada değil mi?

Reklam, insana hükmeder. Etkilemek istediği kitleyi çeşitli yollarla himayesi altına alıp, çok yüzeysel anlamıyla ürünü kurbanlarının en yakın dostu, en büyük ihtiyacı olarak tanıtmayı hedefler.
Yeni nesil reklamcılıkta pek çok duygu ve düşünceye yer verilip metaforlardan (arketip) yararlanılırken, bundan yıllar yıllar önce, henüz her şeyin siyah-beyaz olduğu dönemlerde, “reklam” bilinçli olarak kendine başka bir misyon daha yüklemişti. Henüz icatların yeni yeni yer bulduğu, insan psikolojisinde keşiflerin yapıldığı, teknolojideki gelişmelerin şaşkınlık yarattığı, günümüz insanından çok daha naif bir hedef kitle tanımının yer aldığı o dönemlerde reklamlar çarpıcı, bilgilendirici ve de öğretici olmalıydı.

Daha önce hiç görmediği bir içecekle karşılaşan, şöminede dökme demir arasında tost yaparken mutfak robotu denen bir aletle tanışan, ilaç sektöründeki gelişmelerle kendilerini şifacıların sihirli dünyasında bulan, gördüğü her yeni şeyi denemeye hazır meraklı bir tüketici grubu karşınızda duruyorken işiniz çok zor olmayacaktır. Hele bir de dönem itibariyle reklamını yapacağınız ürünün, muhtemelen pazardaki ilk ve tek ürün olacağını düşünün!


Aslında 1940’lı yıllara gittiğimizde daha sonraki dönemlere ait reklam çalışmalarının nerelere dayandığını rahatlıkla görebiliriz. Özellikle komünist rejimin provokasyon ve bilgilendirme amacıyla yaratmış olduğu posterler, II. Dünya Savaşı sırasında hem ittifak hem de itilaf kuvvetlerine ilham verdi. Sadece poster olarak değil, provokatif filmler, radyo cıngılları, tanıtım broşürleri ve el ilanları gibi pek çok mecrada artık sadece verilmek istenen mesajın değil, nasıl verildiğinin de önemli olduğu fark edildi. Elbette komünizmin grafik sanatlarına etkisi günümüzde de devam etmekte.

Tam da o sıralar batı kültüründe, dünya savaşlarının baskısı altında çok bunaldıkları için olsa gerek, kadın-erkek ilişkileri konusunda bir patlama yaşandı. Uzun süre savaşan erkeklerin “kadın ihtiyaçları(!)” dönemi anlatan filmlerde bile sık sık kullanılmış bir temadır. Bu yaklaşımla reklam sektörü kendine yeni bir kapı açarak çalışmalarında kadın-erkek ilişkilerine ve cinselliğe yer vermeye başladı. Yani “sex sells” o zamanlar için de geçerliydi.

Genel bir bakışla 1950 – 1980 yılları arasında yayınlanmış olan ilan çalışmalarının çoğunda reklam etiğine rastlamak pek mümkün değildir. Haliyle pek çok ürünün yan etkileri, zararları ve içeriği henüz kestirilemediğinden reklamcılar için bu ürünün tanıtımını yapmakta hem vicdanen hem de kanunen bir sakınca görülmüyordu.





Gelişen teknoloji ve çağa ayak uyduran modern insanları ile 60’ların başından 70’lerin sonuna kadar reklam dünyası tam bir felaketti. Reklam ve pazarlama dünyasının yeni stratejileri bir yana dursun, o dönemlerin “erkek egemen” toplum görüntüsü, iş dünyasında erkeklerin hakimiyetiyle ortaya çıkan dengesiz ve absürt aile duruşu sektörü ilerletmek yerine geriye götürdü. Bir de üstüne o dönemlerde baş gösteren zapt edilemez libido yükselişi ile insanları etkileme sanatı birleşince, şimdi görenleri rahatsız eden pek çok çalışma çıktı ortaya.





1980’lerle birlikte sanattaki akımlar doğal olarak reklamları da etkilemeye başladı. Sürrealizm, Hi-Fi Art ve New Age gibi akımların sanatı yönlendirmesiyle birlikte reklamcılar da tasarımlarını ve satış stratejilerini bu yönde kullanmaya başladı.

Günümüzde herhangi bir dergiyi ya da gazeteyi açtığınızda, sokaklarda yürürken billboard’lara ya da raketlere baktığınızda ilginizi cezp edecek pek çok ilana rastlamak mümkün. İlan reklamcılığı iş dünyası, ekonomi, teknoloji, sosyoloji, psikoloji ve global dengeler gibi pek çok değişkenle birlikte sürekli güncellenen bir sanat kolu. Dünden bugüne insanları şaşırtmak için tasarlanan en eski toplu iletişim kanalı.


Bu yazı 10.10.2009 tarihinde Elma+Alt+Shift'te “Suratına üfle ve seni her yerde takip etsin” başlığı ile yayınlanmıştır.
Burak Demiral
Gerilla Pazarlama artık bir strateji değil, reklamcılığın çağdaş halidir. Bu blog'da gerilla ve viral pazarlama ağırlıklı olarak reklam sektörünü yakından takip eden yazılar bulabilirsiniz.burak@friendfeed | burak@twitter
Blog Geçmişi
Blogaj Altındakiler
-
-
Taksitli Kredi Kartları hakkında2 hafta önce
-
-
DAT AI STUDIO7 ay önce
-
-
-
-
-
-
